Türkçe (Türkiye)English (United Kingdom)

TÜRKİYE’DE GÖÇMEN HAKLARI HAREKETİNİN İNŞAASI İÇİN DENEYİM PAYLAŞIMI VE TARTIŞMA - Almanya, Yunanistan

There are no translations available.

TÜRKİYE’DE GÖÇMEN HAKLARI HAREKETİNİN İNŞAASI İÇİN DENEYİM PAYLAŞIMI VE TARTIŞMA

 

Danda ve Tanja Völker - Almanya 

 

“İkamet hakkı için politik eylem" adlı örgüt, göçmenlik üzerine çalışan bir örgüttür. Konunun daha görünür olabilmesi için festivaller, dayanışma konserleri ve gösteriler yapıyoruz. Örgütlendiğimiz diğer bir grupta, Almanya’nın güneybatı özelinde çalışan “sınırdışılara karşı aktif işbirliği” adlı gruptur. Özellikle sığınma hakkı ile ilgili olarak göçmenlere yasal tavsiyelerde bulunuyoruz. İkinci olarak ta polis şiddeti ve ırkçılık gibi kimi siyasal olaylarda eylem örgütlüyoruz. Dil kursları ve ücretsiz kolay ulaşılabilir radyo yayını gibi başka sosyal mecralarda da çalışıyoruz.

 

İlk olarak Almanya’da göçmenlik konusunda çalışan örgütlerin ne zaman ve niçin ortaya çıktıklarından bahsetmek istiyorum. Almanya’da göçmenlik ve mültecilik konusunda çalışan örgütler 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında ortaya çıktılar. İlk sebeplerden birisi 1993’de birleşme sonunda Almanya anayasasının değişmesidir. Yapılan bu anayasa değişikliği ile beraber Almanya' da siyasal sığınma hakkı son derece kısıtlanmış, nerdeyse imkansız hale gelmiştir. Bu anayasa değişikliğinden önce Almanya' da göçmenlerin ve mültecilerin sayısı, Yugoslavya' daki savaştan dolayı çok artmıştı.  Göçmen ve mültecilerin artmasıyla beraber ırkçılık ve ırkçı saldırılarda da artış olmuştu. Politikacılar bu ırkçı atmosferden faydalanarak anayasadaki değişikliği çok daha kolay gerçekleştirdiler. Yapılan bu anayasa değişikliği ikametgah hakkının sınırlandırılmasına yönelikti. 1992 yılında yani anayasa değişikliğinden önce Almanya'ya gelen göçmen sayısı senede 440 bin iken, değişiklikten sonra bu sayı giderek azalıyor. Geçen sene gelen göçmen sayısı ise 22 bindir. Göçmen sayısındaki bu azalış anayasada yapılan değişikliğin ne kadar etkili olduğunu göstermesi açısından iyi bir örnektir. Anayasa değişikliğinin olduğu dönemlerde ırkçılık karşıtı politik gruplar hızla örgütlenmeye başladı. Ortaya çıkan bu politik hareket içinde göçmenlerin ve mültecilerin sayısı çok düşüktü.

 

İkinci olarak ortaya çıkan bu örgütlerin ilgilendiği, yardım etmeye çalıştıkları göçmen ve mültecilerin hangi kategorilere ayrıldığından bahsetmek istiyorum. Bahsedeceğim kategoriler çoğumuz tarafından bilinmesine rağmen konuyu anlamak için işimizi kolaylaştıracağını düşünüyorum. İlk olarak kağıtsızlar dediğimiz yasadışı kılınmış insanlar var. İkinci olarak Almanya'dan siyasi sığınma istemiş siyasi mülteciler var. Son olarak toplumda ırkçılıkla karşılaşan genel göçmenler var. Bu örgütlerin içinde kimlerin olduğuna bakacak olursak yine 3 kategoriden bahsetmek mümkündür. Sosyal hizmetler olarak tanımlayabileceğimiz ilk grup, devlet yada kamu, kiliseler gibi yardım örgütleri veya sivil toplum kuruluşları adına çalışanlardan oluşur. Bunlar daha çok göçmenlerin toplandıkları kamplarda göçmenlere yasal tavsiyelerde bulunuyorlar, destek veriyorlar. Ikinci grup özörgütlenmeler. Bunlar bu konuyu tamamen kendine dert edinmiş bireylerden oluşan örgütlerdir. Bu gruba verebileceğimiz ilk örnek "göçmen ve mülteci hakları için karavan" örgütlenmesidir.  Bu grubun ortaya cıkış hikayesi şöyledir; 1998 yılında bir kampta çok hasta bir göçmen gerekli kağıtları olmadığı için hastaneye kaldırılamıyor ve durumu ağırlaşıyor. Hastaneye götürülürken yolda oluyor. Bu olayın üzerine bazı insanlar artık yeter diyerek tepki gösteriyorlar ve bu grubu kuruyorlar. Almanya'nın birçok şehrinde örgütlü olan bu grubun içinde göçmenler, mülteciler ve almanlar birlikte çalışmaktadır. Bir çok alanda mücadele etmektedirler. Bunlardan birtanesi izole edilmiş göçmen kamplarına karşı yapılan mücadeledir. Bu kamplara gidip kamuoyu önünde teşhir eden eylemler düzenlediler. Diğer bir faaliyetleri de Haziran 2010' da frontex-Avrupa Kalesine karşı yapılacak olan kamp ve festivaldir. Avrupa kalesi ile kastedilen Avrupa'nın etrafındaki sınırların kapatılması ve istenmeyenlerin dışarıda bırakılmasıdır. Avrupa'ya girmeye çalışırken ölen bütün insanları anmak için Afrika müziği ile bir etkinlik yapılacak. İkinci örnek 'kanak' tır. Kanak, alman argosunda yabancılar için kullanılan bir sözcüktür. Özellikle türk ve italyan göçmenler için kullanılıyor.  Üçüncü grup örgütlenmelerde sol grupların oluşturduğu örgütlerdir.

 

Gözümüzde canlandırabilmek için bir tür yapı oluşturmaya calıştık. Yapılan faaliyetleri; kamuoyuyla ilişki, internet aracılığıyla ilişkiler ve doğrudan destek şeklinde ayırabiliriz. Kamuoyuyla ilişki faaliyetinin orta vadede amacı daha çok yaşanan sorunları görünür kılmak, kamuoyunu bilgilendirmek, uzun vadede ise politik baskı oluşturmaktır. Örneğin Almanya' da federal bir sistem vardır. Her eyalette de mülteci konseyi denen bir tür STK vardır. Bu konseyler araştırma yapıyorlar ve siyasal eylemlerde de bulunuyorlar. Mesela bu konseylerden bir tanesi Almanya'ya ailesi olmadan gelmiş, küçük yaştaki göçmenler hakkında uzmanlaşıyorlar, çünkü bunlar ile ilgili yasal düzenlemeler farklı ve ona gore yasal destek alıyorlar. Burda avukat, gazeteci gibi profesyoneller çalışıyor ve göçmen konusunda bilgilendirmek amacıyla bir dergi çıkarıyorlar. Göçmenlik konusunda bir yasa çıkacağı zaman bu yasanın ne olduğunu açıklayan yazılar yayınlanıyor. Diğer bir örnekte bizimde içinde yeraldiğımız 'ikametgah hakkı için politik eylem' grubudur. Bu grubun yaptığı bir eylemden bahsetmek istiyoruz. Almanya ve Isvicre sınırında bekletilen ve içeri alınmayan göçmenlerin içeri girmesi için eylem düzenledik.

 

Almanya'da internet aracılığıyla örgütlenen gruplara örnek vermek gerekirse, 'kimse yasadışı değildir' adli ağdır. 1997 yılında kurulmuştur. Bu ağ altında örgütlü çeşitli şehirlerde gruplar var. Çeşitli eylemler yapıyorlar. Bunlardan birtanesi Almanya'dan Lufthansa havayolu ile sınırdışı edilirken polis tarafından zorla kask giydirilen ve ölen bir göçmen içindi. Lufthansa havayoluna karşı bir kampanya başlatıldı ve sınırdışı için havayollarının kullandırılmaması talep edildi. Yapılan eylemlerden sonra Lutfhansa havayolları yapılan talepleri kabul etti.

 

Doğrudan destek eylemlerine örnek vermek istiyoruz. Türkiye' de ki Helsinki Yurttaşlar Derneği gibi göçmenlere doğrudan yasal destek veren STK lar var. Dil ve bilgisayar kursları var. Sınırdışı edilme tehlikesi içinde olan göçmenleri saklayan, özel olarak bu konuda çalışan bazı örgütlenmeler var. Kimi gruplar göçmen kamplarına doğrudan ziyaretler yapıyorlar. Giyecek getiriyorlar, insanlara yardımcı olmaya çalışıyorlar, çocukların ödevlerine yardımcı oluyorlar, almanca dili konusunda destek veriyorlar. Bu izolasyondan insanları çıkarmak için doğrudan destek eylemleri yapıyorlar. Sınırdışı edilme durumlarında somut destek veren gruplar var. Başka bir doğrudan destek ceşidi de tıbbi destektir. Almanya'da ki kanunlara göre yasadışı da olsa göçmenler sosyal yardım ofislerine gidip tıbbi yardım için gereken kağıtları alabiliyorlar. Fakat kanuna göre sosyal yardım ofisleri ve hastaneler kendilerine başvuran yasadışı göçmenleri göçmen ofisine bildirmek zorundalar. Bu sebepten dolayı yasadışı göçmen bu tıbbi destekten faydalanamıyor. Ödeme yapmaları gerektiği için doktora gidemiyorlar veya çok geç gidiyorlar. 1998 yılında önce Berlin'de sonra başka şehirlerde tıbbi destek veren ağ kurulmuş.  Bu grup gönüllü hizmet veren doktorlarla işbirliği içindeler ve tıbbi destek isteyen göçmenlerin bu doktorlara gitmesini sağlıyorlar. Hükümet ve belediyelerde bu durumun farkındalar. İki ay önce yasada değişiklik yaptılar. Şu anda hastaneler yasadışı göçmenleri, göçmen ofisini bilgilendirmek zorunda değiller. Ama yeni kanunla beraber hastane dışında çalışan doktorlara bildirme zorunluluğu getirilmiştir. Göçmenler hastane dışındaki doktorlara gidemedikleri icin hastalıkları ağırlaştığında hastaneye gitmek zorunda kalıyorlar.

 

Son olarak bu süreçte yaşanan tecrübelerden bahsetmek istiyorum. Normal olarak bu siyasal aktivist gruplar içinde fazla sayıda göçmen bulunmuyor. Dolayısıyla inanlar beraber örgütlemek için göçmenlerle ilişki kurmaya çalışıyorlar. Göçmen ve mültecilerin bu eylemlere katılmamak için gercekçi sebepleri var. Bu türden faaliyetlere katıldıkları tespit edildiğinde sığınma hakkı elde etme sürecinde zorluklar yaşayabileceklerini düşündükleri için katılmaya korkuyorlar. Genellikle kendi ülkelerinde devlet baskısı yaşadıkları için bu türde bir korkuları var. Kağıtsız dediğimiz insanların bulunmak gibi bir korkuları var. Herkesin bildiği gibi göçmen ve mülteciler oldukça kötü yaşam koşulları içinde oldukları için politik faaliyetler içinde olma gibi bir ruh hali içinde olmuyorlar. Göçmenlerle yapılan görüşmelerde coğunluğunun kendi ülkelerinde de politik faaliyetler içinde olmadıklarını belirtiyorlar. Türkiye'de yeni oluşan grup, göçmenlerle nasıl ilişkiye geçeceklerini belirlemesi ve onların ne istediğini net olarak anlaması gerekiyor. İkinci olarakta insanlar siyasal bir faaliyet için biraraya geliyorlar, toplantılar yapıyorlar fakat bu sırada kişisel sorunlar ortaya çıkabılıyor. Göçmenler, “pasaport işimi halledebilirmiyiz, paraya ihtiyacim var” gibi daha kişisel problemlerden bahsedebiliyor. Para, yasal destek gibi doğrudan destek konusu önemli olmakla beraber bir taraftanda siyasal hedefleride gözden kaçırmamak gerekir. Üzerinde düşünülmesi gereken başka bir konuda  sınırdışı edilme tehlikesine karşı göçmenleri saklamaktır. Tıbbi destekte dahil olmak üzere tüm ihtiyaçlar için çok iyi bir ağ oluşturmak gerekir.

 

 

 

TÜRKİYE’DE GÖÇMEN HAKLARI HAREKETİNİN İNŞAASI İÇİN DENEYİM PAYLAŞIMI VE TARTIŞMA

 

Ioanna Kourtovik - Yunanistan

 

1980 yılından beri göçmen meselesiyle ilgilenen insanların oluşturduğu bir örgütlenmedir. Özellikle vurgulamam gereken şey meşgul olduğumuz ilk özne; 1980 darbesi sonrası Türkiye'den gelen politik göçmenlerdi. Göçmen meselesiyle ilk ilgimiz Türkiye’den gelenler aracılığıyla, onlarla dayanışarak oldu. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki o zamanki göçmen meselesiyle bizim şu an yaşadığımız göçmen meselesi arasında çok fark var. 1950- 1960 yılları arasında Yunanistan aslında göçmen veren bir ülkeydi. Batı Trakya da ki Türk azınlığının önemli bir bölümü de o yıllarda Türkiye ve Avrupa’ya göç etmişti. 1980 yıllardan itibaren ülkenin ekonomik seviyesinin de düzelmesiyle Yunanistan göçmen kabul eden bir ülke haline gelmeye başladı. 1990 – 1991 de Doğu Bloku ülkelerinin çözülmesi ile birlikte, Yunanistan özellikle Arnavutluk ( göçmen nüfusunun %65 kadarını Arnavutluk'tan gelenler oluşturuyor), Romanya ve Bulgaristan dan gelen çok büyük bir göçmen akını ile karşı karşıya kaldı.

Diğer büyük göçmen dalgaları ise önce 1991 yılındaki ilk Körfez Savaşıyla ama asıl olarak 2001 Afganistan ve 2003 Irak savaşlarıyla yaşandı. Yunanistan’da birde Türkiye üzerinden gelen çok sayıda Afrikalı göçmen vardır.


Bizim eylem şeklimizi, politikamızı açıklamak bağlamında Avrupa Birliği ile bağlantılı olarak Yunan Devlet siyasetini de tarif etmek faydalı olabilir. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren Avrupa, göçmen akını karşısında sınırları etrafında bir tür duvar örmeye, sınırlarını kapatmaya başladı.  Buna rağmen yılda Avrupa’ya ulaşan göçmen sayısının beşyüzbin ile birmilyon arasında olduğu söyleniyor. İlginç olan göçmen meselesi karşısında Avrupa’nın katı bir politika yürüttüğü dönemde bir AB komisyon raporu vardı. Bu rapor da; böyle katı bir tutumun Avrupa’nın gelişmesi açısından çokta olumlu olmadığı dolayısıyla yılda birmilyona yakın bir nüfusun kabul edilmesinin aslında Avrupa’nın gelişmesi açısından olumlu yönlerinin olabileceği belirtiliyordu. Sınırlarda katı politikalar uygulanırken bu kadar fazla göçmenin Avrupa’ya nasıl gelebildiğini vurgulamak gerekir. Bunlar ya insani nedenlerle, ya mülteci olarak yada ailevi nedenler yüzünden Avrupa'ya geliyorlar. AB'nin ve AB'nin bir parçası olarak Yunanistan'ın bu göçmen akınlarına karşı uyguladığı araçların özü, içeriği aslında geçen yıl onaylanan Avrupa konvansiyonunda (Sarkozy Konvansiyonu) ve geri dönüş direktifinde ifade edildi.

Konvansiyonun temel tezi 'yasadışı’ göçmenliğin önlenmesidir. Ancak bir taraftan da özünde yasal göçmenlik diye bir şey yok söz konusu olan sadece ‘yasadışı’ göçmenlik. İkinci olarak yasal göçmenlerin bulundukları ülkenin siyasal, sosyal gerçekliğine dahil edilmesidir. Bu konuda siyasal mültecilik haklarının bir tür korunmasıdır ama gerçekte bu çok işlevsiz bir uygulamadır. Cenevre konvansiyonunda politik göçmen tanımı çok dar ve sığdır. Oysa göçmenler ekonomik, sosyal, ekolojik, savaşlar ve yoksulluk yüzünden göç etmek zorunda kalırlar.

 

 

Kullandığı diğer bir araçta Dublin Regülasyonudur. Bu regülasyona göre mülteci hakkını tanımlayacak, kabulüne yada reddine karar verecek ülke ilk giriş ülkesidir. Afganistan, Pakistan, Bangladeş gb ülkeden gelen göçmenlerin büyük bir çoğunluğu Türkiye ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gelmektedir. Bu; bugün Yunanistan’ın yarın Türkiye’nin bütün bu nüfusu kabul edecek ve tutmak zorunda kalacak, onların mülteci olup olmadığına karar verecek ülke olacağı anlamına gelmektedir. Bu yüzden Avrupa’da ki çok sayıda göçmen ilk girişi Yunanistan olduğu için Yunanistan’a geri gönderiliyor. Dublin Regülasyonuna bu kadar çok önem vermemin sebebi bizim mücadelemizin büyük bir kısmının bunun etrafında dönmesidir. Çünkü biz göçmenin seçtiği ülkede yaşama hakkını savunuyoruz.  Yunanistan’da kalmak istiyorsa, Yunanistan'da kalma hakkını savunmaya çalışıyoruz, ancak daha iyi yaşayacağını umduğu başka bir Avrupa ülkesine gitmek istiyorsa biz onun bu seçme hakkı içinde mücadele ediyoruz.

Göçmenlik hakkındaki Avrupa Konvansiyonu’nun (Sarkozy Konvansiyonu) en önemli maddesi sınırların kapatılmasıdır. Frontex bu bağlamda gündeme geliyor. Akdeniz’de özellikle Türkiye ve Yunanistan arasında denizdeki geçiş noktalarında göçmenlerin Yunanistan’a varmasını engelleyen bir mekanizma. Frontex 2005 de gündeme geldi. Frontex, dış sınırların korunma işinin idaresi olarak tanımlanabilir. Gemi ve helikopterlere sahiptir. Aslında çok eski yıllara dayanan bir işleyişi var ama bunun en önemli tarafı bugün bunun Avrupa’nın ortaklaştığı bir konu olmasıdır. 1988’ den beri yani bu sınır muhafaza politikalarının uygulanmaya başladığı tarihten itibaren Avrupa’ daki gecişlerde onbeşbin kadar kişi olmuştur. http://www.frontex.europa.eu/ sayfasında bu geçişlerde ölenlerin sayısı aylık olarak veriliyor. Bu Avrupa’nın sınırlarında gerçekleşen bir savaş ve biz bu savaşın bir tarafı olarak kendimizi hissetmeliyiz. Biz bu savaşta bir pozisyon almış durumdayız.

 

Avrupa Birliği politikasının son parçası ise göçmenlere karşı olan kontrolün ve denetimin dışsallaştırılmasıdır. Buda şuan Yunanistan’dan daha fazla Türkiye’yi ilgilendirmektedir. Kendi ellerini böyle pis işlerle kirletmek istemeyen Avrupa ülkeleri, "misafirhanelere", polis baskılarına kendi ülkelerinde de çok fazla tepki olabildiği için önce bu sorunu İspanya, İtalya , Yunanistan gibi kendi sınırlarının güneyine itti. Şimdi ise sorunu ve bu akının denetimini Avrupa’ nın dışına, Kuzey Afrika ve Türkiye’ye taşımak istiyor. Kuzey Afrika ülkelerinin çoğu Avrupadan para aldıkları için bu rolü kabul ediyorlar. Türkiye ise şimdilik direniyor gibi gözüküyor. Libya’da bulunan kamplarda infazlar gerçekleşiyor, işkence var. Çok sayıda ölüm var. Ama Avrupa’nın elleri temiz kalmış oluyor.

Tekrar kendimize dönecek olursak 1980’lerden sonra yoğun olarak göçmenlerle ilgili çalışmaya başladık. Bu konuda çeşitli komiteler oluşturduk. Ciddi olarak ilk uğraştığımız göçmen toplulukları Filipinliler ve Pakistanlılardı. 90 lardan sonra ise özellikle Balkan ülkeleri, Arnavutluk, Romanya, Doğu Avrupa ülkeleri Polonya, Ukranya, Rusya idi. Sonrada Irak ve Afganistan. 90 lı yıllarda özellikle mültecilik hakları meselesi ile çok uğraştık. Bizim için göçmenlik, mültecilik meselesi hümanist , insani bir sorun değildir. Temelde politik bir meseledir. Ülkelerin, devletlerin siyasetleri ile ilgili bir meseledir. Iktisadi, siyasi sistemlerle bağımlıdır. Göçmenlerin emek gücü olarak kullanılması ile bağımlıdır. Bu kısım Avrupa’nın çok hoşuna giden bir kısımdır. Çünkü kendi zenginliğini eskiden nasıl Avrupa dışının yağmalanmasına dayandırdıysa, şimdide kendi zenginliğini göçmen emeği üzerinden inşa etmektedir. Bu sınıfsal anlamda sosyal bir meseledir. Çünkü sınıfın yapısını değiştirerek sınıfın yeni bir kesimini yaratmaktadır.  Bu bizim içinde geçerlidir. Yunanistan’da hiçbir sosyal hakları, güvenliği olmadan, göçmen emeğiyle temizlenmemiş tek bir ev kalmamıştır. Geçen sene bir olay yasanmıştı. Bulgaristan’dan göçmüş olan bir kadın temizlikçi göçmenin yüzüne, sendikal hakları için mücadele ettiği için işverenin tuttuğu adamlar tarafından kezap atıldı. Ölüm tehlikesini atlattı fakat şu anda çok ciddi sağlık sorunları ile yaşamaya devam ediyor. Bu kadının etrafında çok ciddi bir sosyal hareket doğdu. Bu hareketin belkide en önemli başarısı onu hayatta tutmak oldu. Yardımlaşma, dayanışma faaliyeti yürütüldü. Faaliyetler başarılı oldu ve toplumun geniş kesimlerinin seferber edilebildiği  bir ağ oluşturulabildi. Bu mücadeleninde sonucunda yeni gelen hükümet saldırganların bulunacağına dair açıklama yaptı. Yunanistan açısından bu göçmen kadın, göçmen emeğinin sömürülmesi ve bu sömürüye karşı mücadelenin bir sembol ismi haline gelmiş durumdadır.


90 lı yıllara geri dönecek olursak, mülteciliğin yasallaştırılması konusunda bir kampanya yürüttük. Çünkü o dönemlerde ekonomik göçmenlerin %90-%95 i kağıtsızdı. Yasal hiçbir prosedür yoktu. 1997 yılına kadar tamamen kağıtsızdılar. Önemli bir nokta, göçmenlerin kendi örgütlerini yaratmaya çalıştık. Dolayısıyla göçmen topluluklarını örgütlemeye çalıştık. Yayın faaliyetleri, dayanışma faaliyetleri, militan yürüyüşler  ve sendikalarda, sosyal örgütlerde baskı oluşturmak gibi bir dizi araçla bu konuda mücadele etmeye çalıştık. O dönemlerde mecliste bu konuda yapılan çalışmalarda, daha sol ve konuya duyarlı olan milletvekilleri tartışmalarda bizim raporlarımızı, bildirilerimizi, kullandığımız materyalleri kullanıyorlardı. Bu konuda müdahilimiz çok güçlüydü.Biz bu mücadeleyi örgütlemeye başladığımızda sol partiler, komünist partiler, sendikaların bircoğu bile, göçmen emeğine karşı düşmanca bir tutum alıyordu. Bunun sosyal standartları düşürdüğünü düşünüyorlardı. Dolayısıyla bizim mücadelemiz onlarda da ciddi bir etki yarattı. Örneğin komünist partisinin güçlü ve etkili olduğu bir inşaat işçileri sendikasında bizzat sendika, inşaatlarda calışan göçmen işçileri polise ihbar ediyordu. Sol partilerde, sendikalar da ciddi bir mücade yaşamamız gerekti. Ancak bugün öyle bir noktaya geldikki, onların geçmişte olan tavırlarından dolayı utanmalarını sağladık.

1995-96 yılından itibaren göçmenleri biraraya getiren iki tane merkez yarattık. Bir tanesi göçmen evi. Toplantıların yapıldığı, tartışmaların örgütlendiği, bizzat göçmenlerin kendi toplantılarını, kendi kutlamalarını, törenlerini yapmaları için örgütlediğimiz, derneklerinin merkezi olarak kullanabildikleri sosyal bir merkezdi. Burada göçmenlerin acil taleplerine cevap vermek icin bir irtibat merkezi oluştu. Sınırdışı edilmelere karşı hukuki yardım oluşturmaya calıştık. "Misafirhanelerden", nezarethanelerden birçok insan çıkardık. Bildiğiniz gibi olağanüstü haller dışında yasadışı göçmenlerin hastaneye kabulu sözkonusu değil. Bu çok önemli bir meseleydi. Bunu zorladık. Hastanelerin yasadışı göçmenleri kabul etmesi için sağlık çalışanlarının oluşturduğu sendikal örgütlerin çok önemli etkisi vardı. Onlarla dayanışma içinde bunu gerçekleştirmeye calıştık. 1998 yılından itibarende göçmenlere yunanca öğreten bir okulumuz var. Bugün büyük coğunluğunu çalışan göçmenlerin oluşturduğu 200 tane öğrencimiz var. 


Ikinci merkezde ırkçılık karşıtı festival. 1996 dan beri festival gercekleştiriliyor. Festivale birçok politik, sosyal örgüt, göçmenlerin örgütleri katılıyor. Yirmibine yakın bir katılım oluyor. Burada farklı kültürler biraraya geliyor. Tartışma toplantıları gerçekleşiyor. Göçmen mutfakları oluyor. Bu festival hersene göçmenlik konusunda calışan herkesin bir tür referans noktası oluyor. Bu festivali biz başlattık ama bugün 150 kadar örgüt birlikte düzenliyoruz.

1995 yılından sonra göçmenlik meselesi daha ağır basmaya başladı. Özellikle yoksulluk, savaşlar yüzünden. Dolayısıyla bizimde çalışma şeklimiz değişmeye başladı. Daha kurumsal bir şekilden daha sosyal hareket odaklı bir yönelime doğru evrildik. Çünkü artık yasalara karşı doğrudan mücedele etmemiz gerekiyordu. Özellikle polisle daha fazla karşı karşıya gelmemiz gereken bir süreç olmaya başladı.


Tekrar belirtmek gerekirse; hangi sebepten olursa olsun bizim ülkemize gelip burda yaşamak isteyen herkesin, ülkemizde yaşama hakkı vardır. Çoğu zaman ülkemizde kalmak istemiyorlar, başka ülkelere gitmek istiyorlar. Çünkü Yunanistan göçmenlere herhangi bir sosyal güvence sağlamıyor. Siyasi mülteci hakkıda çok zayıf, tanınmıyor. Insani yardımda çok az. Avrupa ise Dublin Regülasyonu’ nu uygulayarak engel oluyor. Yakalanan göçmenler Yunanistan’ a geri gönderiliyor. Yunanistan’dan Avrupa ülkelerine geçmek çok zor olmaya başladı. Yunan sınırlarında kamplar oluşturulmaya başlandı. Burada insanlar çok zor şartlarda yaşıyorlar. Biz onlara yardım etmek için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Onları polis karşısında korumaya çalışıyoruz. Toplandıkları yerlere polis tarafından müdahale edilmesini önlemeye çalışıyoruz. Ancak herzaman başarılı olamıyoruz. Geçtiğimiz aylarda bir göçmen kampı polisin saldırısına uğradı, yakılarak boşaltıldı.

 
Yunanistan’daki insanları göçmen meselesine karşı duyarlı olmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Yunanistan’daki göçmenlerin tutulduğu "misafirhanelerde" şuanda 5500 göçmen var. Bu yerlerin etrafında sık sık yürüyüşler ve gösteriler yapıyoruz. Etraflarını kuşatarak buralardan sınırdışı edilmelerine mani olmaya çalışıyoruz. Zaman zaman başarılı oluyoruz zaman zaman olmuyoruz. Iki sene önce Meriç nehri sınırında göçmenlerin tutulduğu kamplara bir yürüyüş düzenledik.  Bu yazda Midilli’de "NO BORDER" eylemini yaptık. Bütün Avrupadan insanlar geldi. Bu eylemden çıkan sonuçlar genel olarak iyiydi. Sembolik olarak Midilli seçilmişti çünkü orda Yunanistan’ ın en kötü koşulların olduğu "misafirhanesi" var. Tek bir tuvaletin olduğu odalarda 150 kişi beraber ve kilit altında tutuluyor. Bu toplama kampını kuşattık. İçeriye girdik. Göçmenleri ayaklandırdık. Anarşist yoldaşlar bir süreleğine kampı ele geçirdiler ve bir kısım göçmenlerin oradan kaçmasını sağladık. Kalanlar içinde hiç olmazsa direniş ve ayaklanma kültürü kaldı. Orda kalan göçmenler direnmeye, ayaklanmaya devam ettiler. 15 gün önce bu toplama kampı kapatıldı. NO BORDER’ ın sembolikte olsa önemli bir zaferiydi.  

 

Son olarak eklemek gerekirse; amacımız göçmen meselesi etrafında sürekliliği olan geniş bir siyasal ve sosyal ittifak kurabilmektir. 2000 yılından önce göçmenlerin yasallaştırılması sürecinde durum biraz daha rahattı. O zamanda siyasal, sendikal, toplumsal örgütlerin içinde olduğu böyle bir ittifak oluşturmaya çalıştık. Bu dönemde durumun daha "rahat" olduğu koşullarda biz  geniş bir siyasal,sendikal, toplumsal bir ittifak oluşturmayı başarabildik. Fakat 2000 yılından sonra AB politikasi ile birlikte şartlar daha zorlaştı. Dolayısıyla şimdide böylesi geniş bir ittifakı örmeye calışıyoruz. NO BORDER bunun için iyi bir deneydi. Önemli başarılı sonuçlarıda olan bir zemindi. Hala bir arayış içindeyiz. Şu an yaşadığımız ise tam tersinden hareketle, göçmenlik meselesini Yunan siyasal, sosyal hayatı üzerindeki etkisi üzerinden tartışıyoruz. Son olarak, elbette Yunanistan’daki değişik ağlar, gruplar, örgütlerle beraber Avrupa genelinde böyle bir ağın oluşması bizim icin çok önemli. En önemlisi de Türkiye’ deki hareketle, oluşumlarla, örgütlerle böyle bir ilişkinin gelişmesi ve böyle bir ağın, mücadele birlikteliğinin oluşmasıdır.

Facebook'ta paylaş

gocmenhaklari