GDA Metinleri / Makaleleri
Birleşmiş Milletler, 2000 yılında 20 Haziran'ı Dünya Mülteciler Günü ilan etti. Ama bu ne küresel güçlerin göç etme hakkını bir güvenlik sorunu olarak görmesini değiştirdi, ne de yurtlarından gitmek zorunda kalan insanların önündeki sınırları kaldırdı. Mülteciler gittikleri her ülkede büyük dramlar yaşadı. Türkiye'nin bu konudaki durumu ise içler acısı.
İkiyüzlülüğün tecellisi: Dünya Mülteciler Günü
Birleşmiş Milletler, 2000 yılında 20 Haziran tarihini Dünya Mülteciler Günü olarak belirledi. Ama bu tek günlük anma, ne küresel güçlerin göç etme hakkını bir güvenlik sorunu olarak görmesini değiştirdi, ne de yurtlarından gitmek zorunda kalan insanların önündeki sınırları kaldırdı
Dünya üzerinde insanların göç etme hakkı, veya diğer bir deyişle bir ülkenin sınırlarından kimlerin girip çıkabileceği, kimlere oturma ve çalışma izni tanınacağı, ve kimlere vatandaşlık hakkı verileceği gibi kararlar, sadece son yüzyıldır ulus devletlerin tekelinde bulunuyor. Ve tarihsel olarak devletler ulusal bütünlüğü temsil ettiği öne sürülen din, etnisite, ırk, dil ve benzeri özellikleri taşıyan göçmenleri sınırları içine kabul etmek konusunda ayrıcalık göstermişlerdir. Türkiye'de, cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan bugüne yasal anlamda 'göçmen' tabirinin 'Türk soylu' olma kriteri taşıması da bunun aslında en belirgin örneklerinden birini oluşturuyor.
Son 20 yıldır iletişim ve ulaşım alanındaki muazzam değişim sonrası gelişen küreselleşme ile birlikte, sınırlar arasında insan, mal ve kültürel pratikler arasındaki akış da bir o kadar artış gösterdi. Savaş, kültür, din veya ırk yüzünden baskı altında kalma ve iklim değişikliği gibi faktörlerle de hızlanan göç, dünyanın dezavantajlı ülkelerinden gelen insanlara karşı, daha müreffeh ülkelerde sıkı tedbirlerle önlenmeye çalışan bir 'ulusal güvenlik sorunu' olarak algılanır oldu. Ülke refahını, ulusal bütünlüğü, toplumsal huzuru tehdit ettiği gibi iddialarla kamuoyunda göç karşıtı tutumları pekiştiren en dramatik örneklerden biri, 11 Eylül sonrasında göç ve terörün devletler tarafından neredeyse aynı kefeye sokularak, benzer muamelelere tabi olmasıydı.
AVRUPALILIK ŞARTI
Türkiye'nin ancak 90'lardan itibaren şekillenmeye başlayan göç ve iltica politikalarında, kendi güvenlik kıstasları ile AB'nin kale duvarlarını yükseltme çabaları belirleyici oldu. Bunun yansımasını Türkiye'deki mevcut mevzuat ve AB müzakere belgelerinde bariz biçimde görmek mümkün. İyileştirilmiş sınır kontrol mekanizmaları, geri kabul anlaşmaları ya da iltica başvuruları esnasında izlenmesi gereken süreçler, kaba hatlarıyla AB hukukuna uygun görünse de, bu metinler göçmen ve mültecilerin Türkiye'de bulundukları süreçte hayatlarını nasıl idame ettirecekleri konusunda 'entegrasyon' başlığı altında birkaç paragrafla tanımlanmış ve keyfi uygulamalara zemin hazırlayan ibarelerle kısıtlı.
Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de, göç bir güvenlik sorunu olarak görüldü ve bunun en büyük mağdurları ulus devletlerin dışladığı mülteciler oldu. Sorunlu bir coğrafi bölgenin ortasında yer alan Türkiye, 1979 İran Devrimi, 1991 Körfez Savaşı, Bosna, Kosova, Afganistan, Irak, Somali ve Sudan'daki çatışmalardan kaçan binlerce sığınmacının geldiği bir adresti. Mültecilerin Statüsüne Dair 1951 Cenevre Anlaşması'nı imzalayan 120'den fazla ülke arasında bulunan Türkiye, bu anlaşmada bulunan 'coğrafi sınırlama' maddesine bağlılığı sürdüren son birkaç ülkeden de biri. Bu maddeye bağlılık nedeniyle Türkiye, sadece Avrupa'dan gelen mültecilere sığınma hakkı tanıyor. Avrupa dışından gelen mültecilere ise 'kalıcı bir çözüm' bulunana dek sadece geçici sığınma hakkı veriliyor. Tanımlanan kalıcı çözümler ise, gönüllü olarak kendi ülkelerine geri gönderilmeleri, yerel entegrasyon veya üçüncü bir ülkeye yerleştirilme. Öte yandan Türkiye Avrupa dışından gelen mültecileri hukuken kabul etmese de, fiilen ülkedeki sığınma taleplerinin neredeyse tümü Avrupa dışından gelen kimselere ait.
BELİRSİZLİK TRAVMASI
Belirsizlik, Türkiye'de mülteci olarak yaşamanın ruh halini en iyi tanımlayan kavram. Mülteci statüsünü belirleme başvurusu, kayıt, derinlemesine mülakatlar, kabul halinde yerleştirilecekleri üçüncü ülkeye yapılacak başvurular, reddedilme halinde ise temyizi içeren son derece çetrefilli bir süreci kapsıyor. Mülteci olarak kabul edilme durumunda 'kalıcı çözüm' olarak onlara ne sunulacağı çoğu zaman uluslararası diplomatik müzakerelere de dayalı olarak gelişiyor. Örneğin 2006 yılına kadar Türkiye'de bulunan Iraklı mültecilerin üçüncü ülkeye yerleştirilme süreçleri tamamen dondurulmuştu. Bu yüzden sığınma başvurusu yapan mültecilerin Türkiye'de bulundukları 'geçici' süre, pratikte iki yıldan az olmamakla birlikte 10 yıla kadar uzanabilen bir süreç. Sığınmacılar içinse bu zaman zarfı, verilecek kararın her gün tekrarlanan bir eziyet halinde beklenmesi anlamı taşıyor.
KANITLAMA ZULMÜ
Dahası, bu süreç kaçtıkları ülkelerde yaşadıkları travmalara eşdeğer bir hal yaratabilecek özellikleri de beraberinde getiriyor. Örneğin başvuruda bulunan kişinin 'haklı zulüm' korkusu olduğunu, hem objektif hem de subjektif olarak kanıtlaması isteniyor. Saatler boyu süren mülakatlarda bütün hayatını ve en acı anlarını hiç tanımadığı ve çoğu zaman dilini bilmediği bir kişiye açmak zorunda kalan sığınmacıların, bu anlatılarında en ufak bir tutarsızlık görüldüğünde başvuruları olumsuz yönde etkileniyor.
Kuşkusuz bir travmanın, travmaya sebebiyet veren mücadelenin, yerinden edilme ve zulüm deneyiminin ne şekilde anlatılıp anlamlandırıldığı kültürlerarası büyük farklılıklar gösteriyor. Ama bu süreçte Batı'da hakim olan hukuk ve tıp diline uygun olmayan anlatıların başarılı sonuçlanması bir o kadar zor oluyor. 'Gerçek' ile 'yalan' başvuruyu ayırt etmek üzere kurulmuş bu sorgu biçimleri ve güvenlik testleri, mültecilere ne kadar belirsiz bir statüde olduklarını yine gün ve gün hatırlatıyor.
İKAMET EZİYETİ
Avrupalı olmayan mültecilerin statülerini belirleme sorumluluğu, esas olarak Birleşmiş Milletler ve Mülteciler Yüksek Kurumu'nun (BMMYK) tekelinde. Türkiye'de konuyu kontrol altında tutmak için 90'ların sonlarından itibaren İçişleri Bakanlığı'nda, 'paralel prosedür' adı verilen bir uygulama başlatıldı. Buna göre Türkiye'ye gelen bir mülteci geçici sığınma izni alabilmek için, 'haklı' bir sığınma sebebi olduğunu hem Bakanlık yetkililerine, hem de BMMYK görevlilerine ispatlamak durumunda.
Türkiye'deki tüm yabancılar gibi, sığınmacı ve mülteciler de 'Türkiye'de Yabancıların İkamet ve Seyahatleri Kanunu'na tâbiler. Ancak bu yasa dahilinde, sığınmacıların ve mültecilerin sadece İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenen bazı bölgelerde ikamet edebilecekleri belirtiliyor. Son yıllarda, artan sayıları nedeniyle Türkiye'deki sığınmacı ve mülteciler, İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenen ve genellikle Türkiye'nin daha az gelişmiş Orta ve Doğu Anadolu bölgelerinde yer alan 'uydu kentler'de yaşamak zorunda tutuluyorlar. Bu şehirlerdeki Yabancılar Polisi'ne kayıt olmaları ve imza vererek 'kaçmadıklarını' ispat etmeleri gerekiyor. Ancak mültecilerin çoğunun bu şehirlerde yaşamlarını sürdürebilmek için yeterli kaynak ve destek sağlayabilecek bir sosyal ağları bulunmuyor. Bu şehirlerde ikamet harcından muaf tutulup tutulmayacakları, Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Vakıfları'ndan ayni veya nakdi yardım alıp alamayacakları, çocukların eğitimi ve benzeri pek çok hayati konu mevzuattaki muğlâk tanımlamalardan ötürü tamamen keyfi uygulamalara tâbi. Mültecilere Türkiye'de hukuken çalışma hakkı tanınsa da, uygulamada çalışma izni genel olarak sadece önde gelen şirketler, üniversiteler veya spor kulüplerinde çalışan kişilere veriliyor ve bu durum sığınmacıların iş bulma imkânlarını tamamen kaldıkları şehirlerin kayıt dışı çalışma koşullarına bağlı kılıyor.
AVRUPA HAYALİ
Türkiye'de sığınma başvurusu sürecinin barındırdığı bu çok ciddi belirsizlik ve bekleme süreci, uydu kentlerde hayat koşullarının zorlayıcı koşullarıyla birleşince, pek çok mülteci bir uydu şehir olmayan, ama sosyo-ekonomik imkânlara daha rahat ulaşılabilen İstanbul'da 'kaçak' olarak yaşamayı tercih ediyor yada 'kaçak' yollardan kendilerine 'güvenli' bir hayat sunacağını hayal ettikleri Avrupa kapılarını geçmeyi deniyor. Bir mülteci, kaçak olarak yakalandığında belirsiz bir süre boyunca 'misafirhanelerde' idari gözaltında tutulan, hatta zulüm gördüğünü iddia ettiği ülkeye sınır dışı bile edilebilen potansiyel bir suçlu olarak algılanıyor. Türkiye örneği, güvenlik odaklı göç politikalarının kendi kendini yenileyen ve meşru kılan özelliklere sahip olduğunu kanıtlıyor. Bu güvenlik çemberi içinde mülteciler açısından süregiden belirsizlik hali, açık bir psikolojik caydırma politikası haline dönüşmüş durumda.
Diğer yandan, dünyanın pek çok fakir bölgesinde, doğal felaketler, ekonomik çöküşler, iç savaşlar, politik veya etnik şiddet birbiriyle bağlantılı. Göç motivasyonları da aynı anda hem ekonomik nedenler, hem de zulme tâbi olmaktan kaynaklanabiliyor. Bu yüzden ekonomik göçmenleri ifade etmek üzere kullanılan 'kaçaklar' ile mülteciler arasında yapılan kesin ayrımlar son derece sakıncalı. Bugünün yeni politik gerçeklikleri karşısında, bir mültecinin yasal tanımı kesinlikle yaşanan acı ve zorlukları yansıtmıyor.
İKİYÜZLÜLÜK
Tüm bu problemlerin ortasında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 2000 yılında üye ülkelerin oybirliği ile 20 Haziran tarihini, her yıl 'Dünya Mülteciler Günü' olarak kutlanmasına karar verdi. Fakat ne yazık ki, tek günlük anmaya sıkıştırılan bu kavram, temel bir insan hakkı olan göç olgusunun gelişmiş ülkelerin kendi başlarını ağrıtan bir 'ulusal güvenlik sorunu' olarak görmelerini asla engellemedi. Küresel egemen güçler, yurtlarından herhangi bir nedenle ayrılmak zorunda kalmış insanların önündeki sınırları kaldırmaya hiç yanaşmıyor. Bu şartlar altında göç konusundaki ikiyüzlülüğün bir tecellisi olan Dünya Mülteciler Günü, iyimser olarak ancak konuya duyarsız kamuoyunun dikkatini çekmek gibi bir işlev taşıyor.
Göçmen nerede biter? Mülteci nerede başlar?
Göç politikalarının güvenlik ekseninde şekillenmesi ile iltica hakkı giderek daha dar bir çerçeveye kıstırılıyor. Hâlbuki iltica, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 14. maddesinde ve 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi'nde mültecilik statüsü biçiminde yer alan temel bir insan hakkı. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 13. maddesi, her insanın ülkesini terk etme hakkının olduğunu söylerken, kişilerin topraklarına girip giremeyeceği ve bu kontrollerin biçimleri, ülkeler tarafından belirleniyor.
Bu iki ayrı hukuki kavram, iki ayrı statüyü de ortaya çıkartıyor: Mülteci, yani siyasi nedenlerle zorunlu göçe maruz kalmış kişi; Göçmen, ekonomik sebeplerden ötürü, 'kendi iradesiyle' göç eden kişi. Bu statü ayrımı, devletler tarafından güvenlik eksenli politikalar çerçevesinde araçsallaştırıldığında, problemli bir hal alıyor. Günümüzde Avrupa'ya giden ve iltica başvurusunda bulunan insanların çoğunun ekonomik nedenlerle göç ettikleri, dolayısıyla sahte mülteciler oldukları fikri oldukça yaygın. Bu argüman, bazı insan kategorilerinin meşru olarak göç etme hakkı olmadığının altını çiziyor. Böylece, göçmenlerin meşru yollarla elde edemeyecekleri haklardan faydalanabilmek için sistemi istismar etmeye çalıştıkları ima edilirken, iltica hakkının da tehlikeli biçimde sorgulanmasına sebep oluyor.
POTANSİYEL SUÇLU
Devletler pratikte, 'yasadışı' göçle mücadele kisvesi altında, kendilerine Cenevre Sözleşmesi'ni usulüne göre ihlal edebilecekleri araçlar oluşturdular. Bu kişinin iltica başvurusunu yaparken suçluluk karinesi altında, potansiyel bir yasadışı göç suçlusu olarak yapmasını getiriyor. Birçok ülkede, iltica başvurusunda bulunan kişiler önce devlet tarafından alıkonuluyor. Böylelikle iltica başvurusu prosedürü bir alıkonma merkezinde, parmaklıklar ardında başlıyor.
AB tarafından oluşturulan Dublin II sistemi buna iyi bir örnek. Dublin II anlaşmasına göre, Avrupa'da iltica başvurusunda bulunmak isteyen her kişi, bu başvuruyu ilk ayak bastığı AB ülkesinde yapmalı. Sahteciliklere karşı, iltica başvurusu sahiplerinin parmak izleri EURODAC adı verilen küresel bir veri tabanına kaydediliyor. Böylelikle, bir insan Schengen ülkelerinden birinde iltica başvurusunda bulunduğunda, önce parmak izi sınavından geçirilerek, daha önce başka bir ülkede başvuruda bulunup bulunmadığı ve sistemi suiistimal etme niyeti kontrol ediliyor. Ancak iltica başvurularının kabul edilme oranı bir ülkeden diğerine önemli ölçüde farklılık gösterebiliyor. Örneğin Yunanistan'ın mülteci statüsü verme oranı yılda yaklaşık yüzde 3. Başvuruların olumlu sonuçlanmasının neredeyse imkânsız olduğu bu ülkeden alınan bir ret, bütün AB ülkelerinde de kaçak kabul edilmeyi getiriyor. Kişi şansını başka bir ülkede denemeye kalkarsa, o zaman da sistemi suiistimal etmekle suçlanıyor.
MARAZİ HİYARARŞİ
Sahtecilerden korunma bahanesiyle, en temel insan haklarından biri olan iltica baltalanıyor ve 'yasadışı' göçle mücadelede bir araç haline getiriliyor. Oysa, göç etme nedenleri ne olursa olsun, göçmenler de mülteciler de aynı yollardan geçiyor ve varsa varış ülkesine ulaşmak için aynı riskleri göze alıyorlar. Yasal göç etme yolları kapalı olduğunda, sınır dışı edilme riski karşısındaki tek seçenek, iltica sistemi. Göçmen ve mülteci statüleri arasındaki fark, aynı zamanda göç eden insanlar arasında marazi bir hiyerarşi oluşmasına da neden oluyor. Siyasi baskı göç için meşru neden sayılıyor, ancak açlık ya da doğal afetten kaçan birinin göçü meşru sayılmıyor.
SINIRLAR AÇILMALI
Cenevre Sözleşmesi, bugünkü koşullarla ilgisi olmayan bir bağlamda imzalanmış ve zamanı geçmiş bir hukuki metin. Bu yüzden mülteci statüsünün mevcut tanımıyla korunması yetersiz ve problem teşkil ediyor. Şimdiki göç akımları önemli ölçüde ekonomik, askeri ya da kültürel, emperyalist baskılardan kaynaklanıyor. Göçmenlerin gerçek ihtiyaçları ise, bu emperyalist baskı araçlarını eleştirip, sınırların açılmasının bir gereklilik olduğunu savunmaktan geçiyor. Bugünün politik koşullarında ise iltica hakkı için ısrarcı olmak da acil bir zorunluluk taşıyor.
Sınırsız ve özgür bir dünya için Göçmen Dayanışma Ağı
Herkesin koşulsuz serbest dolaşım hakkına ve istediği yerde yaşama özgürlüğüne sahip olduğuna inanan Göçmen Dayanışma Ağı (GDA), 2009 yılının sonunda Türkiye'deki 'misafirhane/geri gönderme merkezi' olarak adlandırılan göçmenlerin alıkonduğu merkezlerin hukuksuz bir temele dayandığını ifşa etme ve bu merkezlerin kapatılmaları talebiyle, çeşitli kampanyalar yürüterek hayata geçti. Kimsenin göç etme hak ve özgürlüğünü kullanmasından ötürü alıkonulamayacağını savunan GDA, açıklık ve eşitlik temelinde bir araya gelen yatay bir ağ örgütlenmesi. GDA üyeleri, başka hangi gruba üye olursa olsun karar süreçlerine bireysel olarak katılıyorlar.
İstanbul Kumkapı'daki göçmen 'misafirhane'sinin önünde 14 Mart, 18 Nisan ve 28 Mayıs tarihlerinde üç eylem düzenleyen GDA, ayrıca güncel konuları birlikte tartışabilmek için düzenli aralıklarla forumlar düzenliyor. Kapatılma merkezindeki göçmenlere ilişkin hukuki ve tıbbi destek sağlamak için çalışmalar sürdüren GDA, göç temalı film gösterimleri ve Yaşam Radyo'da 'Görülmeyenler, Duyulmayanlar, Konuşulmayanlar: Göçmenler' adlı bir radyo programı ile kamuoyunda farkındalık yaratma çabasında...
Mülteci kimdir?
Vatandaşı olduğu ülkenin sınırları dışında bulunan, din, milliyet, belirli bir toplumsal gruba mensubiyet veya siyasi görüşü sebebiyle, o ülkede zulüm göreceğine dair objektif gerçeklere dayalı, makul bir korku duyarak bu devletin korumasına sığınmak istemeyen kişidir.
Türkiye'de mültecilik:
Türkiye, 1951 Cenevre Sözleşmesi'ne 'coğrafi sınırlama' şartı ile taraf olduğu ve sözleşme altındaki yükümlülüklerini sınırladığı için, yalnızca Avrupa ülkelerinden kaçarak ülkeye sığınan kişilere uluslararası koruma sağlamayı taahhüt ediyor. Bugün hâlâ yürürlükte olan söz konusu coğrafi kısıtlama çerçevesinde, Avrupa dışından gelen sığınmacılara BMMYK nezdinde yaptıkları iltica başvuruları tamamlanana kadar, Türkiye'de geçici olarak ikamet etmelerine izin veriliyor.
İltica başvuru süreci nasıl işliyor?
Türkiye'de mültecilik başvurusu alınmış ve geçici sığınmacı statüsü verilmiş kişiler, haklarında karar verilene dek 'uydu kent' olarak adlandırılan ve İçişleri Bakanlığı'nca belirlenmiş illerde zorunlu ikamete tâbi tutuluyor. Sığınmacı hakkındaki BMMYK kararı olumsuzsa en iyi durumda ülkeyi terke davet ediliyor, en kötü durumda ise sınır dışı edilmekle yüz yüze kalıyor. Olumlu karar sonucunda ise yine Türkiye'ye yerleşmeleri mümkün değilken, kendisine ikamet izni vermeyi kabul eden üçüncü bir ülkeye yerleştiriliyor.
Geri gönderme merkezi nedir?
Eski adı Yabancılar Misafirhanesi olan, İçişleri Bakanlığı'nın kararıyla kurulan Geri Gönderme Merkezleri, belgesiz göçmenlerin idari gözetim altında tutuldukları, başka bir deyişle süresiz kapatıldıkları mekânlar. En büyükleri İstanbul-Kumkapı, İzmir ve Kırklareli'nde bulunuyor. İçişleri Bakanlığı yakın gelecekte her ilde 50 ilâ 100 kişi kapasiteli geri gönderme merkezleri kurulmasını öngörüyor. Göçmenler bu merkezlerde, belirlenmiş yasal sınırı olmayan, yıllarca uzayabilen sürelerde, niçin tutuklandıkları ve ne kadar zaman kapatılacaklarını bilmeden, hukuki yardım imkanlarına ve temel sağlık hizmetlerine erişimleri son derece sınırlı bir şekilde tutuluyorlar.
BMMYK Türkiye'nin ilgi alanına giren kişiler ve menşe ülkeleri (Aralık 2009)
Ülke Kişi
Irak 6.804
İran 4.242
Afganistan 2.936
Somali 1.185
Diğer 1.170
TOPLAM 16.337
Kaynak: BMMYK Türkiye Temsilciliği
Mültecilerin yoğun olarak yaşadıkları iller (2008)
İl Kişi
Van 1.532
Kayseri 972
Gaziantep 952
Konya 700
Ankara 640
Kaynak: BMMYK Türkiye Temsilciliği
GÖÇMEN DAYANIŞMA AĞI
Migreurop presentation, May 28, 2010
Migreurop presentation, May 28, 2010
An introductory comment--
The Migrant Solidarity Network is an Istanbul-based and quite recent network initiative, active since September 2009. It consists of people from different walks of life who refuse to be complicit in the criminalization of and discrimination against migrants; and who insist that the rights such as the right to residence, work, health, and education are rights to which everyone is entitled regardless of their citizenship and regardless of whether they are “documented” or not.
What makes MSN rather unique vis a vis other existing organizations in Turkey concerned with the predicament of migrants may briefly, though not exclusively, be captured under the following three headings:
--in terms of organizational structure: MSN is not an NGO, nor is it an association. Rather it is a network, resolutely committed to the principles of equality and transparency. Participation in the MigSoldNetwork operates on the simple principle that anyone who wants to be active in the realm of concerns encountered by migrants may join the initiative by attending the open meetings held every week.
--in terms of scope: unlike various NGOs and migrant associations whose primary focus tends to be either with refugees/asylum seekers, or alternatively, with immigrants who already have citizenship, the MigSolNet deliberately deploys the term migrant to encompass everyone who may fall into any of these legal categories, which, as we continually point out, are themselves quite arbitrarily designated. While we do acknowledge the different practical consequences in the everyday experiences of the migrants that result from occupying one of these categories of the migrants, our aim is also to be skeptical of these distinctions, and particularly the distinction between legal (aka deserving) and illegal migrants.
--in terms of our political stance: although the group has diverse members who subscribe to a variety of opinions, the common denominator is our shared sensibility that everyone has the right to unconditional freedom of movement and the right to dwell wherever they choose. We begin not by assuming the standpoint of nation-states and their borders but rather from the principle of movement as a fundamental right and thus proclaim that it is not human beings who are unlawful; it is only borders and institutions that establish and maintain those borders that are illegitimate.
The MSN has so far been engaged in various activities that aim to render visible the predicament of migrants in Turkey and to place the question of migrants on the agenda of oppositional groups, particularly the trade unions and occupational associations. A main focus so far has revolved precisely around the theme of this panel: detention. In Turkey, the detention centers where migrants are imprisoned are termed “guesthouses,” a perverse irony in the context of a national culture that perpetually highlights hospitality as a national virtue. (Now with the new legislation being proposed, they are to be renamed, no less euphemistically, as “return centers”).
The “Kumkapı Foreigners Guesthouse” is one of the many migrant detention centers in Turkey, and in rather uncharacteristic fashion, it is located in the heart of the historical peninsula, a location also famous for its boisterous nightlife. Once again, the irony of the term “guesthouse” overshadows the reality that migrants in these centers may be imprisoned, without any defined legal conventions, from one month to a year or even more, deprived from exercising their basic rights upheld in national and international documents.
Before our first protest event in front of the Kumkapı detention center, we organized a forum, extending an open invitation to all those interested to partake in discussing and planning the campaign. The ensuing discussion crystallized some of the potential pitfalls or points of concern for such a mobilization against the detention centers, among which I will note two:
- By choosing such a central location to render visible the plight of those detained in the Kumkapı detention center, might our actions encourage the transfer of this particular center to a more isolated location, as is usually the case for detention centers around the world? Might our very goal for visibility result in yet further invisibility?
- How could we reasonably gauge the effects of our protest on the prisoners? Was there even the slightest chance that our protest might trigger worse treatment of the migrants at the hands of the police?
Bearing in mind these concerns, we announced as wide a call as possible to the press and concerned parties. On February 27, 2009, a group of 70?? gathered right outside the Kumkapı detention center, carrying placards that read “you are not alone” in many different languages, along with a banner with the slogan “A prisonhouse not a guesthouse.” Several migrants in the detention center gathered at the windows from which they could see us standing on the sidewalk, and the migrants initiated the chanting from behind the bars, shouting out “Libere.” One person managed to drop a handwritten note, which read, “they hurt us.” After reading the press release which underscored the violations against the detainees, the protest continued with slogans chanted by the protesters and the migrants behind the bars until a police officer bluntly posed the following threat: “if you do not disperse right now, we will call in the riot squads and wreak havoc inside.” The protest was terminated immediately, as this was precisely the kind of retaliation that we were wary of and under no condition wanted to risk.
About a month after this first visit, the Ministry of Interior issued a directive under the title “Fighting irregular migration” where it is stated that the Guesthouses will be renamed as “Return Centers” and that a host of “improvements” are to be initiated. Among these promised improvements are: provision of hot water three times a week, proper ventilation and adequate lighting in the rooms of imprisonment, meals with adequate calories three times a day; additionally, access to health services and legal counseling, including the right to appeal detention and deportation sentences. Finally, there is the stated goal of establishing such centers in every city in the country with a minimum capacity of 50.
Our second protest visit to the Kumkapı detention center directly tackled this directive, emphasizing the following points:
- The circular issued by the ministry is also an inevitable but unwitting admission of the violations that have been perpetrated against the migrants up until now.
- Improving the conditions of imprisonment does not legitimize the act of imprisonment itself. In an effort to symbolically enact our point that the proposed ameliorations are merely like the veneer on the façade, a birdcage with the label “guesthouse” on it was painted with red during the street protest.
We also discussed yet another conundrum that has emerged in the face of the new promised regulations for mobilizing around detention: namely,
The tension between, on the one hand, recognizing that for individual migrants, “improvements” such as proper meals and ventilation plus access to legal aid is better than no having no rights at all, and on the other hand, insisting that whatever improvements may be enacted, detention centers are unacceptable in the first place.
Subsequent to our second visit, we organized another forum which situated the question of detention in the larger context of the entire body of the new legislation being proposed concerning the asylum system in Turkey and the regulating of “illegal” migration. Since that entire discussion would distract from the particular focus at hand, let me conclude this presentation by selecting the major points raised at the forum in relation to the specific question of detention.
While mobilizing around detention is necessary, an exclusive focus on detention may obscure the fact that those detained are only tip of the iceberg: for all the detained migrants, there are thousands of others who live with the threat of detainability, and who, furthermore, are systematically rendered detainable. The global capitalist order that undergoes continual restructuring requires the circulation of a flexible, mobile and disposable labor force. A significant portion of this workforce is comprised by migrant workers who are more easily exploited precisely because of their detainability and ultimately deportability. For that reason, states-- whether it is the Turkish state or various European states-- boast of fortifying borders through improved restrictive measures, while simultaneously there is a certain tacit tolerance of a certain degree of “illegal” migration. While some migrants are deported or detained in these return centers, the greater majority are kept in the constant condition of detainability, so as to maintain a constant supply of cheap, vulnerable, more easily exploited workforce. A campaign around detention, therefore, has to go hand in hand with a constant exposition of the other side of the coin of detention: constant detainability. This necessitates a broad perspective on migration that is vigilant of the linkages between securitization measures on the one hand and the pervasiveness of the informal economy under global capitalism on the other.
Notwithstanding all these caveats, we insist on the necessity to continue mobilizing around the Kumkapı detention center in particular, and all detention centers in general. This is both to stand by our pledge to the imprisoned migrants when we held up our placards that stated “you are not alone,” and to direct public attention to the situation. To that end, we hope to hold our third visit today, delighted to be joined by our friends here today. So I end my presentation with a fragment from the call for our third visit, which this time around, subversively deploys the framing of the Open Doors Festival, an activity that is part of the ongoing events around Istanbul as the cultural capital of 2010, and which enables visits to historically and architecturally important buildings in Istanbul that are usually closed to the public. As part of this festival, then, we demand that the doors of the Kumkapı Guest House also be opened once and for all. We claim that “if the churches, mosques and historical buildings that you so proudly exhibit are part of your culture, then so are the detention centres!” and we invite along anyone who wishes for a world without borders, without nations, without exile.
- Basın Açıklaması Ve Eyleme Çağrı
- Eylem çağrısı: Göçmen avcıları hoş gelmediniz!
- vize rüşvetine hayır
- Migrants Assembly final declaration - European Social Forum 1-4th July 2010, Istanbul
- EUROPEAN SOCIAL FORUM Migration Network Activities / AVRUPA SOSYAL FORUMU Göç Ağı Etkinlikleri
- FESTUS OKEY için 29 Haziran Salı günü saat 9:30’da Beyoğlu Adliyesi’ndeyiz..
- İkiyüzlülüğün kurbanları
- "Kağıtsız" Göçmen Kadınların Sorunlarını Konuşuyoruz
- AÇIN KAPILARI - Kültür Başkenti’nin misafir kültürünü görelim
- Migreurop presentation, May 28, 2010
- Açın kapıları: 2010 Kültür Başkenti'nin misafir kültürü gözler önünde!
- Amargi’de kahvaltı sonrası Göçmen Dayanışma Ağı "Göçmenliğin Kadınlık Halleri" söyleşisi
- TÜRKİYE’DE GÖÇMEN HAKLARI HAREKETİNİN İNŞAASI İÇİN DENEYİM PAYLAŞIMI VE TARTIŞMA - Almanya, Yunanistan
- Göçmen Dayanışma Ağı Çalışma İlkeleri
- Radyo Programımız
- Göçmen Dayanışma Ağı – Sıkça Sorulan Sorular
- Google, Facebook ve Vimeo Gruplarımız
- Forum: Yeni yasal düzenlemeler bağlamında Türkiye’de göç, iltica ve AB-Türkiye ilişkileri
- Ermeni göçmenlere yönelik tehdidi protesto ediyoruz
- Göçmen Dayanışma Ağı’ndan İade-i Ziyaret






